Bundan çağlar önce bir Ortodoks rahip, Atina’da dualarını edip uyuduktan sonra rüyasında Meryem Ana’yı gördü. Meryem Ana ona Pontus elindeki Sou Mela dağlarını gösterdi ve dedi ki; “Buraya git. Kilisemi burada kuracaksın”. Bu kutsal rüyanın etkisiyle rahip derhal Pontus yollarına düştü. Mecbur kalmadıkça durmadı, yürüdü de yürüdü. Pontus’a vardığında bir yol ayrımına geldi ve burada biraz bekledi. Atina yolundan beri onun hemen ardında aynı yollardan yürüyüp gelen birisi vardı. Bu yabancıyla yüz yüze geldiğinde önce isimlerini alıp verdiler.

– “Merhaba yolcu, selametle, adın nedir, Atina’dan beri aynı yolu paylaştık da bir çift söz alıp vermedik birbirimize.”

– “Selametle, adım Sophronios. Atina’dan Pontus’a yürüyorum. Kutsal Bakire Meryem Anamızın buyruğunu aldım, onun işini, onun emriyle yapmaya gidiyorum.”

– “Sophronios, biraderim, benim adım Barnabas. Bir ay önce rüyamda Meryem Anamızın Sou Melas’a gitmem için buyurduğu rüyayı görür görmez yola düştüm. Bu rüyayı seninle paylaştığımızı bilmiyordum. Hadi yola birlikte devam edelim.”

Böylece yolun devamını bu mucizevi rastlantının tefekkürü ve rüyasıyla birlikte geçirdiler. Yıllar sonra Sumela Manastırı’nı birkaç rahibin daha yardımıyla kol kuvvetleri ve el aletleriyle dağın yüzünden yontarak bitirdiler.

Sou Melas, Sumela Manastırı’nın bulunduğu Kara Dağ’ın Rumca adıdır. Kara Dağ demektir. Manastırın adının ya buradan, ya da Lazca “sumela” (teslis, kutsal üçlü – Baba, Oğul, Kutsal Ruh – anlamına gelirmiş) sözcüğünden geldiği düşünülüyor. Tarihini detaylıca anlatmak bizim yapabileceğimiz bir şey değil tabii ki, bize düşmez. Kısaca özet geçelim bulduğumuz kadarını. Roma döneminde, AD 386 yılı civarında kurulduğu düşünülüyor. Tarihi boyunca defalarca harabeye dönüyor ve farklı imparatorlar tarafından restore edilip kullanımına devam ediliyor.

1461 yılında Fatih Sultan Mehmed Han Trabzon’u fethinden sonra manastırı özel koruması altına alıyor ve burada yapılan ibadetin devam etmesi için kiliseye ayrıcalıklar tanıyor. Asırlar boyunca, Trabzon’un Rus işgaline kadar bu ibadet devam ediyor. 1918’de biten işgalden sonra manastır terk edilmiş oluyor. 1923’te Cumhuriyet kurulduktan sonra gerçekleşen acı mübadele sürecinden sonra manastırı kullanacak nüfus kalmadığı için Sumela Manastırı uzun yıllar hayvancılıkla uğraşan vatandaş tarafından bu yüksek rakımlı bölgede hayvanlarını dinlendirmek ve kendileri dinlenmek için kullanıyorlar. Uzun bir dönem ahır gibi kullanılıyor. Bu terk ediliş nedeniyle uğradığı tahribat oldukça büyüktür. 2010 yılında Sumela Manastırında kutsal komünyon töreninin yapıldığını hatırlıyoruz. Haberlerde de çıkmıştı. Sonra 2015’ten 2019’a kadar uzun bir yenileme sürecine girmişti. Balayında Karadeniz turuna gittiğimizde yeni yeni açılıyordu.

Virajlı Karadeniz yollarından 1200 metreye çıktık. Kısa bir yürüyüş ve düzensiz bir sıra bekleme hengâmesinden sonra sallana sallana manastırın muazzam kapılarından içeri girdik. Böyle bir manastırda, insan ilk kez böyle bir yer görünce, birkaç ay burada inzivaya çekilme imkânım olsa keşke diye düşünüyor. Ya da belki biz böyle düşündük. Böyle temiz bir hava ve yüksekliğin arasındaki devasa kayalar ve sık ormanların kutsal görüntüsü, insana minicikliğini ve yaşadığı dünyanın büyüsünü hatırlatıyor. ­Sürekli şekil değiştirerek dans eden sisler yine bu büyülü dünyanın gizemlerini bir gösterip bir saklıyor sanki. Bir yandan sayısız kuşun ve böceğin sesleri, sık ormanların içinde gizli ama hissedilen yoğun hareketliliğin habercisi oluyor; bir yandan yoğun tropik bir sıcaklıkla esen yel, tarihin gördüklerini anlamadığımız bir dilde fısıldıyor bize.

Sumela Manastırını gezerken, insanın kendisini toparlayıp içinde bulunduğu bu yerin önemini kavraması da biraz zaman alıyor. Burası inşa edildiğinde Muhammed henüz doğmamıştı ve ondan bin yıldan uzun bir süre sonra onun ümmetinden bir imparator bu toprakları fethetmesine rağmen bu yerin güzelliğini ve önemini anlayıp hemen korumasına almıştı. Bundan 558 yıl sonra da biz o merdivenlerden inip çıkıyorduk şimdi. Zamanın böyle akıp giderken yaşanmış onca şeyin izinin kalması çok etkileyici.

Yine de zaman ve özensizlik alacağını almış manastırdan. Birçok freskin vandalizme uğramış olması bizi çok üzdü. Neden peki? Duvarların bazıları tanınmaz hale gelmiş. Güvenlik görevlileri duvarlarda nöbet tutuyor. Bu yaralar nasıl sarılacak? Duvarlarda sadece Türkçe kazınmış isim ve küfürler yok. Biz İngilizce, Rusça, Yunanca, Gürcüce yazılar da gördük şöyle göz gezdirirken. İnsanın keyfi kaçıyor tabii. Yine de sık sık gelemeyiz diye bol bol fotoğraf çekip her şeyi dikkatle inceledik. Artık geri dönme vakti yaklaştığı için yavaş yavaş manastırdan çıktığımızda, konumunu burada paylaşmayacağım bir yola girdik ezkaza.

Bu yolun sonunda yıkık birkaç taş bina olduğunu gördük. Tabii ki büyük bir merakla keşfe başladık. Çatısı çökmüş evlerin içinden yükselen ağaçların arasında, ortadaki enkazın içinde insan kemikleri. Ne oldu burada? Yeni mi oldu? Daha eski bir zamandan, bir savaştan mı kalmaydı? Duvarlara kazınmış Türkçe isimlere bakınca burayı bizden önce başkalarının da bulduğunu ve kemikleri gördüğünü anladık. Belki daha da yakın bir zamanda işlenmiş bir cinayetin gerisinde kalanlardı bu kemikler. Peki, gerçekten kimse bulmadı mı veya neden hiçbir yetkili araştırmadı burayı?

Tam geri dönerken bir şey daha gördük. İlginç bir manzara: Birileri bu kemikleri bulmakla kalmamış, bir kafatasıyla iki tibia kemiği almış. Kafatasını evlere bakacak bir yönde yerleştirip tibiaları X şeklinde yerleştirmiş önüne. Burada yaşadığımız an, manastırdan da yeni çıktığımız için ilginçti. Bin yılı aşkın bir tarihten çıkıp insan ömrünün geçiciliğini en çarpıcı şekilde yüzümüze vuran bir sembolle karşılaştık. “Ölüm Tehlikesi” tabelasındaki simgenin, gerçek bir insan kafatası ve tibiasıyla yapılmış haliyle. Ürkmekten çok daha da meraklandık gerçi. Hemen incelemeye başladık. Kafatasının sağ arka kısmında ağır bir darbeden kaynaklı bir delik vardı. Belki de bu kişi başına evi çöktüğü için öldü, belki de sert bir cisimle darbe aldı, bunlar sadece tahminler.

Boş ve karanlık göz çukurlarına uzun uzun baktığımızı hatırlıyorum. Yaşamın hem geçici, hem de kalıcı olduğunu hissetmişizdir ikimiz de. Bir yandan yaşayan ve nefes alan birisiydi bir zamanlar bu kafatası, ama sanki halen bir şekilde canlı ve çok yavaş bir şekilde nefes de alıyor gibiydi. Bir insanı tanımamıza yardımcı olan tüm farklılıklardan arınmış karanlık göz çukurları, bu sonsuz varoluşta hepimizin mutlaka paylaştığı iki değerli şeyi hatırlatıyordu. Sonrasında ne olduğunu bilmediğimiz, sayılı günleri olan bir yaşamı ve bunun sonunda mutlaka gelecek olan, hepimizi serbest bırakacak olan ölümü. En çok, kalıcı hatıralar yaratmanın, dolu dolu yaşamanın ve bitecek olan şeyler için tasalanmadan her güzel şeyi kutlamanın önemini burada hissettik herhalde.